Prof. Dr. Kemal Sılay, Erdoğan’ı açık mektupla uyardı

ABD’deki önde gelen Türk akademisyenlerden Prof. Dr. Kemal Sılay, Türkiye’deki kutuplaşma, demokraside geriye gidiş ve Hizmet Hareketi’ne yapılan baskılar konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a önemli ikazlarda bulundu. Indiana Üniversitesi Türkçe Araştırmaları Programı Başkanı Prof. Sılay, “En samimi ve dürüst duygularla yazdım” dediği mesajlarını Twitter hesabından da duyurdu.

Prof. Sılay, söz konusu uyarılarına “Bu gece memleketimizden binlerce kilometre ötedeki bir sınıfta sizden bahsettik öğrencilerimle. Yıllar önce bir şiir okuduğunuz için hapse girmiştiniz. Bu şiirin mesajına katılmasam da sizi destekledim. İstediğiniz şiiri okumak, sizin ve hepimizin demokratik hakkıdır. Bu konuda, size çok haksızlık etti memleketimiz.” sözleriyle başladı.

BENCİLLİK, NEFRET VE BÖLÜNME UYARISI

“Yeni Erdoğan”a sert eleştiriler yönelten Prof. Sılay, şöyle devam etti: “Siz, size yapılan o haksızlığı unutup başkalarına zulmetmeye başladınız. Dünya nimetleri, gözünüzü döndürdü. Memleketimizin çıkarlarını bir kenara itip kendi çıkarlarınızı korumaya başladınız. Ve maalesef bu sizde bir saplantı haline geldi.”

Türkiye’nin geldiği noktayı, “İslam dünyası paramparça! Türkiyemiz, bölündü bölünecek! İnsanlarımız, birbirlerinden nefret ediyor!” diyerek niteleyen Sılay, Erdoğan’a hitaben, “‘Muhafazakâr’, ‘dindar’ ve ‘namuslu’ bir toplum hayal etmiştiniz. Türkiyemiz, hiç bu kadar ahlâksız olmamıştı! Lütfen sayın Cumhurbaşkanı lütfen, yangına körükle gitmeyin. İnsanlara iftira etmeyin. Bizi bize düşman etmeyin. Bırakın lüften bu “paralel”, “virüs”, “haşhaşî”, “örgüt” vs. laflarını. Bunların doğru olmadığını siz benden daha iyi biliyorsunuz. Ama bu suçlamalarınız doğruysa, durum vahim! Çünkü o zaman siz de bu “karanlık örgüt”ün bir parçası olarak suçlanırsınız.” ifadelerini kullandı.

BİR DÜŞMAN BULMAK ZORUNDAYDINIZ

Prof. Sılay, Erdoğan’a sorduğu ‘paralel’ sorusunun cevabını da kendisi verdi: “Nasıl oldu da size ve etrafınızdaki bazı kişilere Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı bir operasyon sonrası bu insanları “paralel” ilan ettiniz? Çünkü felaket bir durumla karşı karşıyaydınız. Anında bir “düşman” yaratmak zorundaydınız. Bu düşman, “Paralel Örgüt”tü. Ve siz Ortadoğu halkının hassasiyetlerini çok iyi bilen bir kişisiniz. Ortada düşman olmasa da bu “düşman”ın yaratılması gerekir iktidarı koruyabilmek için. Halk, “lider”in her dediğine inanmaya hazır bir kitledir; yeter ki güzel bir yalan uydurulsun…”

ORTADA VATAN DEĞİL, ÇİFTLİK VAR!

“Ve herşeyden önemlisi, ortada vatan diye bir kavram yoktur. Bir “çiftlik” vardır. “Vatan,” liderin babasından oğluna “miras kalmış” bir çiftlikten başka birşey degildir! Ve lider, o çiftliğin “doğal” sahibidir. Maalesef siz, bu tipik Ortadoğu psikolojisine teslim ettiniz kendinizi.” iddiasında bulunan Sılay, Erdoğan’ın, bu durumun ‘normal’ olduğuna inancının ise ‘sonsuz göründüğünü’ savundu.

Erdoğan’ın yıllarca “tutuklamak için değil, hasret gidermek” için Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Türkiye’ye davet ettiğini hatırlatan Prof. Sılay, Erdoğan’a “Siz vatan haini misiniz?” diye sordu. Prof. Kemal Sılay, “Bütün bu sözlerimi demokratik hak ve hürriyetlerime dayanarak en samimi ve dürüst duygularla yazdım. Umarım emrinizdeki kurumlar, bu hakkıma saygı gösterirler.” diyerek uyarılarını noktaladı.

Reklamlar
Türkiye Gündemi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yakub Saygılı iddialara cevap veriyor

17 ve 25 Aralık soruşturmalarını yürüten tutuklu eski Mali Şube Müdürü Yakub Saygılı, suç duyurusunda, kara propagandalara cevap veriyor.

1) 17 Aralık soruşturması, MASAK raporu ve ihbarlar değerlendirilerek 2012 yılının Eylül ayında,Rıza Sarraf liderliğindeki grubun, örgüt halinde suç işlediği şüphesiyle başladı ve bu eksende devam etti. Rüşvet, altın kaçakçılığı, suçtan elde edilen geliri aklama, resmi belgede sahtecilik, fuhuşa aracılık gibi suçlara ilişkin ciddi ve somut deliller elde edildi. Soruşturmanın hiçbir aşamasında dokunulmazlığı bulunan şahıslarla ilgili delil toplama çalışmasına girilmedi. Soruşturma sürerken, Rıza Sarraf liderliğindeki grubun Zafer Çağlayan’a, Muammer Güler’e, Egemen Bağış’a ve Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’a elemanları aracılığıyla milyonlarca lira, dolar ve euro gönderdiği tespit edildi. Soruşturma savcısı Celal Kara’nın talimatı üzerine, dokunulmazlığı bulunan 3 bakan ile ilgili eylemler, ayrıca bir rapor halinde düzenlenerek Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. Söz konusu rapor, TBMM Başkanlığı’na sunulan fezlekeye esas teşkil etti. (Saygılı, bu sözleriyle hedef şahsın Rıza Sarraf olduğunu, ama soruşturma safhasında, onun bakanlara rüşvet verdiğinin anlaşıldığını, bu meydana çıkınca, dokunulmazlığı olan kişiler hakkında ayrı bir rapor tanzim edilerek, fezlekenin TBMM’ye gönderildiğini anlatıyor. Böylece, “Hükümet hedef alınıyordu” iddiasına cevap veriyor.)

2) Zamanlama manidar iddiası: 25.10.2013’te gerçekleşen 3.5 milyon dolarlık bir rüşvet alışverişinin, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından görüntülenmesi esnasında, şüphelilerin takip ekiplerini fark edip, fotoğrafladıkları, ilgili bakana durumun iletildiği, akabinde, bu fotoğraflar üzerinden görevlilerimizi ve soruşturmayı deşifre etmeye çalıştıkları anlaşılmış ve derhal soruşturma savcısına iletilmiştir. Savcı, deşifre ihtimalini göz önüne alarak, hemen soruşturmanın operasyona hazır hale getirilmesi talimatını vermiştir. Operasyon mahalli seçimler öncesine özellikle denk getirilmemiş, şüphelilerin takip edildiklerini anlamaları üzerine aciliyet kazanmıştır.

3) Hedef Halk Bankası iddiası: Hedef banka değil, banka Genel Müdürü’dür.

4) Halk Bankası’nın arşivi kopyalanıp, güvenlik zaafı oluşturuldu. Bilgiler İsrail’e servis edildi iddiası: Halk Bankası’nda 80 bin civarında firmanın hesabı bulunmaktadır. Bunlardan sadece 10 firmanın hesap dökümü talep edilmiştir. Bahse konu firmaların hesap dökümü, genellikle euro para birimi iledir ve bu para birimi üzerinden yapılan işlemler zaten Avrupa ülkelerindeki ilgili muhabir bankalarda tutularak arşivlenmektedir. Bir başka ifadeyle, o bankalar bu bilgilere sahiptir.

5) Ayakkabı kutularını ve para sayma makinelerini polis koydu iddiası: Ayakkabı kutularındaki paralara ilk defa 17 Aralık 2013’te, Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evindeki arama sırasında değil, yaklaşık 14 ay süren teknik takip çalışmaları esnasında, daha önce de rastlanmıştır. Rüşvete konu paraların, Nuruosmaniye’deki ofiste, şüpheliler tarafından 42 numara ayakkabı kutularına yerleştirilerek, taksi ile Anadolu Yakası’ndaki bahse konu kamu görevlisinin evine teslim edildiği, tespit edilmiş, 15 seferde gerçekleşen bu naklin, 9’u görüntülenerek kayda alınmıştır. Bunların 2’sinde ise, polisiye uygulama ile ayakkabı kutuları açılmış, dolar ve euroların fotoğrafları çekilmiştir.

Soruşturmayı itibarsızlaştırma adına ortaya atılan “Para sayma makinelerini polis koydu”iddiası doğru değildir. Zaten ikametin sahibi şüpheli, ifadesinde para sayma makinelerinin kendisine ait olduğunu belirtmiştir.

6) Hedef İmam Hatip iddiası: Süleyman Aslan, kutular içinde çıkan milyonlarca TL, dolar ve euro ile Osmancık ilçesinde İmam Hatip Lisesi yaptıracağını ileri sürmüştür. Oysa bahse konu paralar, Rıza Sarraf tarafından, şüpheliye, 15 seferde gönderilen rüşvet paralarıdır. Bunların ancak bir kısmı ev aramasında bulunup, el konulabilmiştir. Paranın bir bölümüyle şüphelinin konut aldığı tespit edilmiştir. Kaldı ki, bahse konu İmam Hatip okulunun yapımını İl Özel İdaresi üstlenmiş, 18 Aralık 2013’te ihalesi yapılmıştır. Süleyman Aslan’a ilk rüşvetin gittiği 2012 Aralık ayında ise, İmam Hatip Lisesi’nin ne ihalesi ortadadır ne de projesi. Ayrıca TCK’ya göre, rüşvet suçundan sağlanan maddi menfaatin nasıl kullanıldığı suçu etkileyen bir konu değildir.

7) Operasyonu Cemaat yaptırdı iddiası: Soruşturma, Rıza Sarraf grubunun 2010-2011 yıllarında, Rusya’ya sokarken yakalattıkları milyonlarca doların kara para olabileceği şüphesi üzerine, Rus makamları tarafından, Türkiye Cumhuriyeti makamlarına resmi yazı gönderilmesi üzerine başlamıştır. Soruşturmanın başlangıcında rüşvet suçuna dair, bilgi veya emare yoktur. Teknik takip çalışmaları sürerken, rüşvet suçu fark edilerek soruşturmaya dahil edilmiştir.

8) Soruşturma UYAP’a kayıtlı değildi iddiası: Soruşturmanın UYAP’a kaydedilmeden gerçekleştirilmesi teknik olarak mümkün değildir. Bahse konu soruşturma 2012 yılında 120653 sayısı ile kayda girmiştir. Bu soruşturmada, 30 farklı mahkemeden alınmış 100’e yakın karar bulunmaktadır. Bilindiği üzere savcılık, mahkemeden taleplerini UYAP üzerinden yapar. UYAP’a kayıtlı olmayan bir soruşturma ile ilgili bir konunun savcılık tarafından mahkemeye sevki veya mahkeme kararı alınması teknik olarak imkânsızdır.

***

Yakub Saygılı’nın anlattıkları, bu işin “Cemaat komplosu” olmadığını açıkça gösteriyor. Zira soruşturma, Rıza Sarraf ile ilgili olarak başlıyor. Ayrıca, “gizli yürütüldüğü” iddiası da çöküyor. Zira, ilk günden itibaren UYAP’ta kaydı var. Meseleyi, iktidar-Cemaat kavgası şablonunda değerlendirenler de artık uyansın! Dershane ihtilâfı dolayısıyla Cemaat’e yakın gazeteler yolsuzluk operasyonunun üzerine gitmiş olabilir. Ama soruşturma, böyle bir ihtilâf ortaya çıkmadan çok önce, kara para aklama şüphesiyle başladı. Rüşvet alışverişi olmasaydı, Cemaat istediği tuzağı kursun, bir sonuç elde edilebilir miydi?

Yakub Saygılı’nın ya da Mali Şube ekibinin bugüne kadar Cemaat ile ilişkisini gösteren hiçbir delil ortaya konulmadığını da unutmayalım.

…..

Türkiye Gündemi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Uyuyan Türkiye Vatandaşını Uyandıran İstatistikler

Uyuyan Türkiye Vatandaşını Uyandıran İstatistikler

Bugün bizim memleketi hiç tanımayan, içinde yaşadığı yeri Alsancak, Ümitköy, Nişantaşı, Bağdat Caddesi, ya da ne bileyim Cihangir’den ibaret sanan değerli dostlar için bir kaç istatistik derleyeyim istedim.

Bunları derleyip toparlamak konusunda bana Serdar Kuzuloğlu‘nun blogu ve Startup Turkey konuşması çok ilham verdi doğrusu. Kendisinin yazısından alıntılar da yaptım.

Türkiye İstatistikleri :

Öncelikle Serdar Kuzuloğlu’nun kendi blogunda verdiği rakamları güncelleyerek tekrar bakalım.

  • 2013 nüfus sayımına göre 76 milyon 667 bin 864 kişilik bir ülkeyiz.
  • Kişi başı gelirimiz 10 bin 782 dolar. (Türkiye İstatistik Enstitüsü)
  • 20-24 yaş arası 6 milyon 214 bin genç var. (Wikipedia)
  • 25-29 yaş arası 6 milyon 286 bin genç var.
  • Okul çağında 18 milyon 857 bin genç var.
  • Üniversiteye girebilmek için 2014 Ocak yılında YGS sınavına 2 milyon 7 bin 69 öğrencibaşvurdu. (Egitim Tercihi.com)
  • Değişik puan türlerine göre, 518 bin ila 218 bin arasında aday barajı geçemedi bu sınavda. (ÖSYM)
  • Her yıl liselerden 730 bin, 143 üniversiteden 430 bin genç mezun oluyor.
  • Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 17,5 !!! (Yine TUİK)
  • 15-64 yaş grubunda bulunan çalışma çağındaki nüfus, toplam nüfusun yüzde 67′sini oluşturuyor. (TUİK)
  • Türkiye’deki işsizlik oranı yüzde 9! . (Resmi İstatistik Portalı)

Bitmedi. Yine Serdar Kuzuloğlu’nun Startup Turkey konuşmasında değindiği devlet istatistiklerinden;

  • Türkiye’de aynı kaptan yemek yiyen kişilerin sayısı yüzde 63.9!
  • Türkiye’deki toplam 19 milyon hane var, bunlarda ev başına ortalama 4 kişi yaşıyor.
  • Türkiye’deki internet abonesi sayısı 32 milyon kişi.
  • Yabancı dil bilenlerin oranı yüzde 9.
  • Üniversite mezunlarının nüfus içindeki payı yüzde 12.
  • Türkiye’nin yüzde 67’si ailesiyle birlikte yaşıyor.
  • Tek başına yaşayan kişilerin nüfusa oranı yüzde 2!.

Bir de aşağıdakileri ekleyelim (TUİK) :

  • Ortalama hane gelirinin yüzde 69’u, gıda, kira, ulaşım ve ev giderlerine harcanıyor.
  • Eğitime harcanan hane bütçesi yüzde 2.
  • Restoran ve hazır yemeğe harcanan hane bütçesi yüzde 6.
  • Kültüre harcanan hane bütçesi yüzde 3, buna karşın alkol ve sigara yüzde 4!
  • 2013’te toplam 8 milyon kişi yurtdışına çıkmış.
  • Bunların 5 milyonu komşu ülkeler ve Türki cumhuriyetlere gitmiş.
  • 2013’te en çok gidilen ülke, 1 milyon kişi ile Gürcistan (!).

Şimdi bu rakamları Türkçe’ye çevirelim mi?  

  1. Çok ama çok kalabalık bir ülkeyiz.
  2. Zengin değiliz.
  3. İnanılmaz büyüklükte bir genç nüfusumuz var.
  4. Eğitim kalitemiz düşük.
  5. Birçokları için umut kaynağı olan üniversite aslında hiçbir şeyin garantisi değil.
  6. Her sene yüzbinlerce mezun yaratan genç nüfusun neredeyse üçte biri işsiz.
  7. Bütün işsizlere iş bulabilme gibi bir seçenek matematik olarak yok.
  8. İnternet ve diğer teknolojileri sadece eğlence amaçlı kullanıyoruz.
  9. Dünyayı görmek güzel ama komşulardan öteye gitmiyoruz.
  10. Ailemizle yaşıyor, aynı kaptan yemek yiyor, yabancı dil öğrenmiyor, kendini geliştiren bir toplum olamıyoruz.

Son bir istatistik ile bitireyim. OECD tarafından yapılan, tüm üye ülkelerdeki eğitimin kalitesini ölçmeyi amaçlayan PISA eğitim yeterliliği testi sonuçlarına göre, Türkiye’de öğrenim gören öğrenciler 65 ülke arasında :

  • Matematikte 44’ncü
  • Okuduğunu anlama ve anlatmada 42’nci
  • Fen Bilgisinde 43’ncü

oldular. Birinci Çin, beşinci Kore… Bunun anlamı şu : geleceğimizi şekillendirecek çocukları ve gençleri rekabette avantaj sağlayacak şekilde eğitemiyoruz.

O zaman soralım mı, bu toplumla, bu çocuklarla, bu üretkenlikle nasıl gerçekleşecek o 2023, 2053, 2071 hedefleri? Cevap basit, gerçekleşmeyecek.

Okuduğunuz için teşekkürler.

P.S: Bir ara BM, OECD ve dünya finans kuruluşlarının Türkiye projeksiyonlarını da yazacağım ama bir ipucu vereyim; 2050’de sadece 2 basamak atlıyoruz. (şu anda da 16. sıradayız)… 🙂

Türkiye Gündemi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İmtihan ve Hakta Sebât

*Her hâlimizde, her tavrımızda, her davranışımızda, iman-ı ekmel, ihsân-ı ekmel, ihlas-ı ekmel, rıza-yı ekmel, yakin-i ekmel demeli, hayatımızı bu atkılar arasında bir dantela gibi düzgün işlemeye bakmalıyız. Bunda çok defa tam başarılı olamayabiliriz. Bazen falsolar cereyan edebilir. Fakat o hâl bizi o doğru duygu ve doğru düşünceyi vird-i zebân etmeden alıkoymamalı. Düşsek, sürçsek bile yine kalktığımız zaman “el ihsan ve’l ihlas” demeliyiz.

*Hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Hata edenlerin en hayırlısı, hata ettikten, düştükten, sürçtükten sonra hemen kalkıp doğrulup yine kemerbeste-i ubudiyetle Allah karşısında saygı, ta’zim, tebcil ve takdirle durandır.

*Peygamber Efendimiz, “Âdem (aleyhisselâm) unuttu, evlâtları da unuttu.”buyurur. Nisyan, insan mahiyetine, yaptığı devâsa iyilikleri unutmak için konmuştur. O iyilikleri hatırlamak insanı fahr, gurur, kendini beğenme ve “Yaptığımız şeyleri başkaları rüyalarında bile görmemiştir!” gibi şeytânî mülâhazalara sevkedebilir. Onun için bin tane iyilik yapsan, aklında kalanlar karşısında, tahdîs-i nîmet duygusuyla “Allah’ım bunu Sen yaptırdın. İçinde riya yoksa, süm’a yoksa, ucb yoksa, fahir yoksa şayet, bu iyilikler Sana aittir” demek ve mümkünse hasenatı hep unutmak esastır. Hatırlamayı da, en küçük hata her akla geldiğinde, “Meğer ben ne küstahmışım!” diyebilme istikametinde kullanmak lazımdır.

*İnsan kendisini tanırsa konumunu korumaya muvaffak olur. Allah potansiyel olarak bizi insan yaratmıştır, ama o insanlığın realize planında ortaya çıkması, bir yönüyle şart-ı âdî olarak sizin iradelerinize, cehdinize, teyakkuzunuza ve temkininize emanet edilmiştir.

*Şeytan sürekli aleyhimizdeki bazı şeyleri önümüze sürer, “Haydi siz de bir şey söyleyin bunlara karşı, hep sükût mu edeceksiniz?” der. Belki bazen sûret-i haktan da görünerek bir şeyler dürtükler; biz de hiç farkına varmadan onun dürtüklediği şeyleri söyleriz. Mesela “paralel” dediler bize. “Paralel” paranoyanın nesebi gayr-ı sahih veledidir. Biz de onlara diyelim: “Siz paralelsiniz!” Hayır, böyle mukabele etmemeli!.. Mesela, “sülük” dediler. Nedir? Kanı emen! Hakikaten birileri milletin kanını emiyor, kansız bırakıyor onu. Fakat mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerek “Kan emen sülükler sizsiniz!” dememeli!.. İlle de bir şey demek istiyorsanız; karbondioksit atma manasında, şöyle dersiniz: “Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Sülüklerin evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Bizsek yani. Kim çeteyse… kim örgütse… kim silahlı örgütse… kim milletine kötülük yapmak istiyorsa… kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse, Allah onun belasını versin!” Bunu söylerken kendi adınıza söyleyin!

*Densiz demeyi bile terbiyeme, saygıma uygun bulmadım. Onlar densizliğin her türlüsünü söylediler. Dedikleri ettikleri şeyleri saydılar, yakın tarihe kadar 200 tane küfür, tel’în, lanet lafından bahsettiler. Hepsini hatırımda tutmadım. Orada da Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği nisyan hakkını kullandım. Demedik şey, atmadıkları iftira, söylemedikleri yalan ve sizi uğratmadıkları gadr bırakmamışlar.. etmedikleri emanete hıyanet bırakmamışlar. Fakat bütün bunları -Halk ifadesiyle, onu demek de doğru mu? Nezaketmizle telif edilebilir mi? Karakterimizin sesi soluğu olur mu? Değilse Allah bizi affetsin, mâşerî vicdan da bizi bağışlasın- buldukları bir günah keçisine yüklediler. Bir gün insanlık cennete gitme yoluna girse, sıratı da geçse, orada bir şeye takılsa, “Hele durun size bir şey soracağız!” dense, yine onların o paranoyasından doğan nesebi gayr-ı sahih paralel mülahazasına verecek ve diyecekler ki, “Bunların yüzünden oldu!” Şimdi öyle bir mantık ve öyle bir felsefe, zedelenmiş, yaralanmış, bir yönüyle ayıp örtme duygusuyla kıvranıp duran insanların ruhuna öyle hâkim olmuş ki, bütün mesâvîyi birilerine yüklemeyi o işin içinden sıyrılmanın tek yolu olarak görüyorlar. Fakat, bütün bunlara karşı centilmence davranmak size düşüyor.

*Biraz rahatsızlığımdan, biraz da bunlara cevap vermemek için, aylardan beri burada sizin karşınıza çıkmadım. Şayet sizin karşınıza çıkarken, birilerinin yaptığı fenalıklar karşısında hislerimi işin içine katarak konuşursam, bu marz-ı ilâhîye uygun düşmez, ihlasa muvafık düşmez, ihsan şuuruyla telif edilemez, yakîn ile telif edilemez; böyle olmayınca da o beş para etmez. Beş para etmeyen insanlar gayr-ı merğûb metâlarını her gün maşerî vicdan pazarlarına, panayırlarına sürseler bile, bize bu mevzuda yine karakterimizin gereğini ortaya koymak düşer. Karakterinizi bozmanız, onun gereğine göre laf etmemeniz, öyle bir davranışta bulunmamanız, kendi namusunuza dokunmak kadar çirkin ve şenî’ bir şeydir. Başkaları da kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlarmış, o bizi alakadar etmez.

*Kimse kimsenin vizrini, vebalini yüklenemez. Herkes kendi vebaliyle oraya gidecek. Kaldı ki mesleğiniz, meşrebiniz, mizacınız, mezakınız itibarıyla öbür tarafta görseniz ki birileri sizin vebalinizi sırtlanmış, beli bükülmüş bir hamal gibi o veballer altında inliyor, buna da razı olmazsınız. Bu mülahazayla, bilirsiniz, elli senedir aleyhimde yazı yazan insana bile sizi de şahid tutarak şahsıma ait hakları helal ettiğimi söylemişimdir. Ne var ki, şimdi denen şeyler onun dediklerini çok geçti. Lenin’in Müslümanlara dediği şeyleri çok geçti. Amnofis’in Hazreti Musa’ya dediği şeyleri çok geçti. Ramses’in bilmem hangi Allah makbulü kuluna dediği şeyleri çok geçti. Fakat elin âlemin dediği, ettiği şeyler hadden efzun hale geldiyse, bence bizim de hadden efzun bir haddimiz olmalı. Her şeyi, Allah’ın izni ve inayetiyle, Cenab-ı Hakk’ın ruh sistemimize, ruh midemize yerleştirdiği enzimlerle ezmeli, hamur etmeli, halletmeli, sonra da ıtrahat halinde atılacak yerlerde götürüp atmalı!

*“Aşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş/ İncinen incitenden.”Siz incitmeyen olun. Varsın başkaları inciten olsun. Çünkü sizin dünya adına bir talebiniz yok. Başkaları bir şey olduysa, onun ötesinde bir şey olmak için çırpınıyorsa, karakteri de ona müsaitse, yapmadık şey bırakmayabilir. Fakat sizin eğer Allah’ın rızasından, hoşnutluğundan başka, ila-yı kelimetullahtan başka, nam-ı celil-i Muhammedi’yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmadan başka bir hedefiniz varsa, “Biz de bir gün bir yerde küçük bir reis olalım, bir vekil olalım, bir bilmem ne olalım!” mülahazalarını taşıyorsanız, hiç farkına varmadan Allah’tan o nispette uzaklaşmış olursunuz.

*Hz. Pir-i Mugan, demokrasiye, evrensel insan haklarına hizmet ediyorlar diye belli bir dönemde altmışlar öncesi bazılarına karşı az tarafgirlik hissettiğini, fakat sonra yanlış olduğunu anladığını ve “Euzubillahi mineş-şeytani ves-siyaseti” deyip uzaklaştığını belirtir. Mesleğimiz, meşrebimiz budur. Sizin arkadaşlarınız da ayaklarının ucuna kadar gelen o şeyleri böyle bir mülahaza olmasaydı katiyen itmezlerdi. Varsın onun arkasından koşanlar koşadursunlar; siz onların hepsini elinizin tersiyle itin. “Bana Allah’ım gerek!” deyin. “Cennet dedikleri üç beş huri, üç beş gılman, üç beş villa, üç beş tane köşk. Sen onları isteyene ver, bana Seni gerek Seni!” deyin ve yolunda böyle yürüyün. Allah sizi yüz üstü düşürmeyecektir, inanın buna.

*Fırtınalara, tsunamilere gelince; şimdiye kadar bu yolun yolcularının sabit değişmez kaderi olmuştur. Hep imtihan olmuşlar, evlatla imtihan olmuşlar, malla imtihan olmuşlar; çağın tiranlarıyla, güç ve kuvvet zehirlenmesiyle mahvolmuş insanlarıyla imtihan olmuşlar. Seyyidina Hz. Musa, Mısır’dan Eyke’ye, oradan Medyen’e mekik dokumak üzere yurdunu yuvasını terk etmiş. Seyyidina Hz. Yusuf’un çektiği şeyler dillere destan. Yakup aleyhisselam’ın çektiği dillere destan. Hazreti İbrahim Halilu’r-Rahman doğup büyüdüğü Mezopotamya’dan, yurdundan, yuvasından kovulmuş. Diğer enbiya-ı izamın başına gelen şeyler malum. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi beldesinden, Kabe’den dışarı çıkarılmış. Bütün Peygamberler çekmişler. Veliler de çekmişler. Gazzali deliler gibi mezarlarda dolaşmış. Hasan Şazili hazretlerinin adeta boynuna zincir vurulmuş, ayaklarına pranga takılmış. İmam Şafii hazretleri zincirler içinde ta Bağdat’a kadar celbedilmiş, sürekli kan püskürte püskürte oraya kadar götürülmüş; dayanamamış bunlara 55 yaşındayken ruhunun ufkuna yürümüş. Koca Ebu Hanife zindanlarda kırbaçlanmış. Ahmed bin Hanbel gibi büyük muhaddis, bir milyon hadisi eleyerek Müsned’ini yazmış bir insan, “Kur’ân mahluk değildir” dediği için, Kur’ân’ın tek bir meselesinden dolayı hapishanelerde kırbaç yiye yiye ömrünü geçirmiş. “Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Eğer bu yolu böyle bilerek girmişseniz, bunlara da katlanacaksınız. Bazen Firavunlar yapacak, bazen Nemrutlar yapacak, bazen kefere ve fecere yapacak, bazen münafıklar yapacak. Bazen de Müslümanlığı sindirememiş, Kur’ân okudukları halde gırtlaklarından aşağı inmeyen, alınları nasır bağlayacak şekilde secdeden başlarını kaldırmadıkları halde nifaktan kurtulamayan insanlardan çekeceksiniz. Bir yönüyle çok defa çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyu olacak; bütün bunları bilerek bu yolda iseniz dişinizi sıkıp sabredeceksiniz.

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*“Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Başınıza ne gelirse gelsin; “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfu da hoş kahrı da hoş.” Bu Kıtmir kardeşiniz 27 Mayıs’tan bu yana -çoğunuz yoktunuz o gün- ölüm tehditleriyle her zaman preslendim. Askerliğimi yapmamış bir gençtim. O zaman ihtilalciler yapıyordu. 12 Mart’ta zindanlar gördüm, tehditler gördüm; Yargıtay’da o mesele duruyorken bir af çıktı, Cenâb-ı Hakk öyle sıyrılmak lütfetti, mahkumiyet ve sürgün kararları vardı. İnandığınız şeylere inanmayanlar, sizin değerlerinizi değer kabul etmeyenler sizi hiçbir zaman hazmedememişlerdir. 12 Eylül’de 6 sene -o sefillerde kaçan şaki gibi- kaçmak zorunda kaldım. Cenâb-ı Hakk onlara yakalatmadı. Arkadaşlarımdan birisi -makamı cennet olsun- ordudan ayrılmış Cahit Erdoğan dedi ki bir gün: “Hocam iyi ki ele geçmedin; öyle işkence, eza ve cefa ki, hastasınız, şekeriniz var, kalbiniz var, dayanmanız mümkün değildi. İyi ki Allah yakalatmadı.” Fakat, babayiğitler, başkan Muhsin gibi kahramanlar -makamı cennet olsun- 6 sene hücrede kaldılar.

*28 Şubat’ta da aynı şey oldu. Sonra Haziran Fırtınası koptu. Akabinde musibet musibeti takip etti. Şimdi o Haziran fırtınasında birilerinin işgüzarlık yaparak 300 sayfalık iddianameye sokuşturdukları şeyleri Neo-iddianame şeklinde yine hazırlamayı düşünüyorlar. 300 sayfalık iddianame ki burada niyabet tarikiyle istintak edilirken New Jersey başsavcısı baktı ve katıla katıla güldü; “Bu ne komik şey!” falan dedi. Bugünleri görseydi herhalde gülmekten bayılırdı.

*Hasılı; biz hep çektik, çektirenler de hep çektirdiler, bundan sonra da çektirecekler. Allah’a ahd-ü peymanımız var; dönmeme kararındayız. Allah döndürecekse, canımızı alsın. Allah bunları yapanlara da insaf, iz’an, bizimle beraber kalb salahı ihsan eylesin. Âmin…

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye’nin en büyük otomobil fabrikası olacaktı!

Fadıl Akgündüz… O tartışmasız Türkiye’nin en büyük hayal tüccarı. “Jet” hızıyla batırdığı işlerin sonuncusu “Müslümanların da bir adası var” diye pazarladığı Maldivler projesi oldu. Başbakan Erdoğan’ın “Yerli otomobil üretecek babayiğit arıyorum” çıkışından 10 yıl kadar önce Jet Fadıl öyle bir “İmza” attı ki… Avrupalı Türklerin parasıyla otomobil fabrikası hayali, ahırlara kapı oldu.

Maldivler’de “İslami usullere uygun” tatil projesinin patlamasıyla yeniden gündeme gelen Fadıl Akgündüz’ü Türkiye çok daha büyük bir iddiasıyla tanıdı: Yerli otomobil! Ülkede siyasi bir dönüşümün yaşandığı 2000’li yılların başında yaşanan bu hikâye son olacağa da benzemiyor…

3 Kasım 2002… AKP’nin 12 yıllık iktidarını başlatan, Türk siyaset tarihinin en önemli tarihlerinden biri. Bu seçimler ülkedeki birçok dengeyi alt üst etti. Hürriyet’in 4 Kasım manşetindeki gibi “Sosyal patlama sandıkta oldu.”

12 Eylül sonrası ülkenin ilk sivil iktidarını yıllarca yöneten ANAP da, yılların “umudu” Ecevit’in partisi DSP de, Demirel’in kurup Çiller’e emanet ettiği kıratı DYP de baraj suları altında kaldı… Sandık patlamıştı bir kere.

Bu seçimlerde Meclis’in çok büyük çoğunluğu yeni isimlerden oluşmuştu. Kuşkusuz bunlardan en ilginci, Siirt Bağımsız Milletvekili Fadıl Akgündüz’dü. Peş peşe patlayan girişimleri, Avrupalı Türklerden yatırım vaadiyle topladığı paralarla adından söz ettiren Akgündüz, kurduğu şirketin ön adını lakap edinmişti: Jet Fadıl.

Tutamadığı vaatleri, batırdığı projeleri, topladığı paraları iç etmesiyle ünlü Akgündüz; oyları alıp dokunulmazlık zırhına kavuşabilmek için ceylan derili koltuğa oturmayı kafasına koymuştu.

Denizi getirmek artık vaat olmaktan çıkmıştı siyaset tarihinde. Daha yaratıcı vaatler, daha iyi göz boyayacak sözlere ihtiyaç vardı. “Jet” hızıyla ortaya bir vaat attı Fadıl Akgündüz: “Siirt’te otomobil fabrikası kuracağım…”

Daha Erdoğan’ın “yerli otomobil üretecek bir babayiğit” arayışına girmesine 10 yıl vardı. Hatta Erdoğan, o sırada siyasi yasağından dolayı başbakan bile olamamıştı.

Ama yine de Akgündüz, Siirt’teki bir başka hayal kırıklığı olan havaalanının yakınında, şaşaalı bir törenle ‘Jet Motors’ otomobil fabrikasının temelini attı.


Siirt’te otomobil fabrikası kurmak… Ülkenin büyük pazarlarına, ihracat limanlarına yüzlerce kilometre uzak bir kentte böyle bir yatırımdan söz etmek, hayalden öte bir şeydi. Yıllarca siyasetin yerine getirmediği vaatlerle yaşayan kentin, yine tutulmayacak ama bu kez büyük bir vaade ihtiyacı vardı.

Her büyük hayali inandırıcı kılmak için, önce zemini oluşturmak gerekiyordu. Onlarca televizyon kanalından canlı yayın saati satın alındı. Tanju Çolak’lı Sergen Yalçın’lı basın toplantılarında, İngiltere’de tasarlanan “İmza” adında konsept bir otomobil bile sergilendi. 3 Kasım yaklaşıyordu. Siirtlilerin hayallerini süsleyen şey o sıra Jet Motors’du.

Zenginleşmek, gençlerinin iş sahibi olmasıydı. Bu fabrikayı kurmanın imkânsızlığını yazan, “Fabrika açılırsa anıracağım” diyen gazetecileri eşekli protesto eylemleri yapılıyordu kentte.

Ve sandık 3 Kasım’da Siirt’te başka türlü patladı: DEHAP 26 bin, AKP 14 bin, Fadıl Akgündüz 11 bin, ANAP 8 bin oy aldı. DEHAP ve ANAP baraja takılınca, AKP ve CHP birer milletvekili çıkarmış, Jet Fadıl da bağımsız milletvekili seçilmişti. Siirt’i bir sevinç dalgası kapladı. Sanki kent bir Bursa, bir Detroit olacaktı. Seçimden birkaç ay önce kentin 10 kilometre dışında bir tabela ve bir kulübeden oluşan “fabrika” alanında zafer turları atılıyordu.

“Sonra birden, aniden…” Siirt’teki seçimlerin iptal edilmesi gerekti. Dönemin Başbakanı Abdullah Gül ile dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan’ın seçilme engelini kaldırma konusunda anlaşmışlardı. Sıra, Erdoğan’ı “şiirden dolayı mahkum edildiği” kentten vekil seçtirmeye gelmişti.

Akgündüz lacilerini çekip Meclis’e daha yeni gitmiş, kaydını tamamlayıp rozetini takmıştı. Sadece yemin töreninde de olsa Genel Kurul salonunda ceylan derisiyle tanışmış, mebus havasına girmişti.

Ve 2 Aralık… Seçimin üzerinden tam bir ay bile geçmeden… YSK, Siirt’in ücra bir köyünde seçim boykotu yapıldığı gerekçesiyle kentteki seçimleri iptal etti. Türkiye’de ve Avrupa’da binlerce mağdur yaratan Jet Fadıl, bu kez kendi “mağdur” olmuştu. Vekillik de dokunulmaz olma hayali de suya düşmüştü.  Akgündüz’ün diğer sattığı hayaller gibi, artık bu hayali satmanın âlemi kalmamıştı.

2004 yerel seçimlerinden önce gazetem beni, bölgeden kulis yazmak üzere doğduğum kent olan Siirt’e gönderdi. Açıkçası ben talip olmuştum. Kentteki gelişmelere bizzat tanık olmak istemiştim. Belediye başkan adaylarıyla, vatandaşlarla sohbet ettikten sonra DHA muhabiri Turan Koyuncu’ya, “E hadi beni otomobil fabrikasına götürsene” diye rica ettim. Arabaya atlayıp birlikte kentin batısına doğru yol aldık. “Jet Motors” tesislerine gelmeden önce “Siirt Havalimanı” tabelasını görünce durmak istedim. Merak ettim çünkü uçakla gidemediğim Siirt’e Diyarbakır üzerinden gelmiştim… Hiçbir şirketin o dönem sefer yapmadığı, ama her an uçak inecekmiş gibi alanda görev başında bekleyen çalışanlarla kısa bir sohbetten sonra gülümseyerek ayrıldım.

Ve ilk Jet Motors tabelasıyla karşılaşma anı. Hafiften bir heyecan duymadım desem yalan olur. Doğduğum kentte bir otomobil fabrikasının kuruluşuna tanıklık etmek, açıkçası inceden bir gurur veriyordu. Uzaktan bir çit görüntüsü ve kırmızı bir tabela… Yaklaştıkça tabeladaki kararma dikkatimi çekti. Güneşin ışık oyunlarından biri olmalıydı…

Yakınlaştıkça, “Hafifçe bir paslanmadır canım..” diyerek araziden içeri girdik. Kapıda kimsenin olmaması, bir güvenlik görevlisinin hoşgeldiniz dememesi açıkçası içimi burktu. Ama olsundu, tesislere gelmiştik. Ve “ofis” yazan oklu tabelayı takip edip içeri girdik. Siirt seçmeninin yaklaşık bir yıl önce yaşadığı şoku, bir buçuk yıl gecikmeli olarak yaşadım. Ne fabrika inşaatı vardı ortada, ne de birilerinin çalıştığı bir ofis. Kapısı penceresi uçmuş, “cabrio” bir ofis vardı. İçeride yağmur bile yağıyordu.

“Jet Fadıl”, Formula 1 tabiriyle, duble yapmıştı bu kez. Avrupalı Türklerin paralarını, Siirtli seçmenin hayallerini çalmıştı. Önce havaalanı, ardından otomobil fabrikası şoku. Bir günde bu kadarı fazlaydı… Hayalet fabrika ile uçaksız havalimanından kente geri dönerken, kırmızısı bol ama rengi yine siyaha çalmış bir tabelaya daha çarptı gözüm… Sıvasız bir evin yanındaki ahırın kapısıda..

Önüne durunca okudum: “JM (Jet Motors) Otomobil fabrıkası inşaat alanı…” Siirtlilerin seçim umudu ahıra kapı olmuştu.

Bülent Mumay/Hürriyet

Türkiye Gündemi içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İsrail’e çelik satıyor akaryakıt alıyoruz

Tür­ki­ye ile İs­ra­il ara­sın­da­ki po­li­tik ge­ri­lim, son yıl­lar­da sü­rek­li ar­tı­yor. Baş­ba­kan Tay­yip Er­do­ğa­n’­ın, İs­ra­il Cum­hur­baş­ka­nı Şi­mon Pe­re­s’­e Da­vo­s’­ta 29 Ocak 2009’da yi­ne Gaz­ze olay­la­rı ne­de­niy­le ‘O­ne mi­nu­te­” de­me­siy­le ye­ni bir ev­re­ye gi­ren, 31 Ma­yıs 2010’da bu ül­ke­nin Ma­vi Mar­ma­ra ge­mi­si­ne sal­dı­rı­sıy­la zir­ve ya­pan ge­ri­lim, bu gün­ler­de Gaz­ze­’de­ki son kat­li­am ne­de­niy­le tır­ma­nı­yor.

Ti­ca­ret­te ar­tış sür­dü

Bu ge­ri­lim, o gün de bu­gün de eko­no­mi ve ti­ca­ret ala­nın­da da önem­li bir tar­tış­ma ko­nu­su. Boy­kot ve an­laş­ma­la­rın ip­ta­li­ne yö­ne­lik çağ­rı­lar sık sık dil­len­di­ri­li­yor. An­cak son 5 yıl­lık ve­ri­le­re ba­kın­ca ti­ca­re­tin bu tar­tış­ma­lar­dan ba­ğım­sız ha­re­ket et­ti­ği gö­rü­lü­yor.

2013’te ih­ra­cat yüz­de 13,7 ar­tış­la 2,7 mil­yar do­lar, it­ha­lat yüz­de 41,4 ar­tı­şla 2,4 mil­yar do­lar ol­du. Yı­lın ilk 6 ayın­da ih­ra­cat yüz­de 24,9 ar­tış­la 1,6 mil­yar do­la­ra, it­ha­lat yüz­de 30,9 ar­tış­la 1,5 mil­yar do­la­ra ulaş­tı.

En çok de­mir çe­lik

TÜ­İK’in ve­ri­le­ri­ne gö­re ti­ca­re­tin de­tay­la­rı ise da­ha dik­kat çe­ki­ci so­nuç­lar or­ta­ya ko­yu­yor. İş­te 2013 yı­lın­da ti­ca­ret­ten ba­zı ör­nek­ler:

*İh­ra­ca­tın en bü­yük ka­le­mi­ni 490 mil­yon do­lar­la de­mir çe­lik oluş­tu­ru­yor.

*Di­ğer bü­yük ka­lem­ler ara­sın­da 368 mil­yon do­lar­la mo­tor­lu ka­ra ta­şıt­la­rı, 154 mil­yon do­lar­la gi­yim eş­ya­sı, 140 mil­yon do­lar­la elek­trik, elek­tro­nik kab­lo­su, 108 mil­yon do­lar­la plas­tik, 106 mil­yon do­lar­la ev ale­ti var.

Plastik ve kimya önemli

*İh­ra­cat için­de dik­kat çe­ken mal­lar ara­sın­da 1,8 mil­yon do­lar­lık as­ke­ri sa­vaş araç­la­rı, 58 mil­yon do­lar­lık mü­cev­he­rat, 39 mil­yon do­lar­lık tü­tün de bu­lu­nu­yor.

*Ya­pı­lan it­ha­la­tın ilk sı­ra­sın­da ise 1,3 mil­yar do­lar­lık ra­fi­ne edil­miş pet­rol ürü­nü bu­lu­nu­yor.

*Bu­nu 256 mil­yon do­lar­la kim­ya, 199 mil­yon do­lar­la plas­tik ve kau­çuk iz­li­yor. 14 milyon dolarlık to­hum al­dık

*To­hum it­ha­la­tı kap­sa­mın­da da, 14,3 mil­yon do­lar­lık seb­ze, ka­vun-kar­puz to­hum­la­rı dik­kat çe­ki­yor.

*Ay­rı­ca 2,2 mil­yon do­lar­lık ör­gü ve tığ işi ku­maş, 10 mil­yon do­lar­lık ile­ti­şim do­na­nı­mı, 17 mil­yon do­lar­lık tıb­bi ve diş­çi­li­ğe ait araç ge­reç de it­hal et­tik.

*İt­ha­lat için­de ör­ne­ğin 6,6 mil­yon do­lar­lık si­lah ve mü­him­mat da var.

Filistin’le ticaret çok sınırlı kaldı

İsrail’in kuşatması altında olan Filistin’le ticaret ise çok sınırlı düzeylerde. TÜİK verilerine göre Türkiye geçen yıl Filistin’e 75,5 milyon dolarlık mal sattı. Bu 2012’ye göre yüzde 20,4 artışı ifade ediyor. İthalat ise yüzde 144,5’lik artışla 1,1 milyon dolarda kaldı.

2009 yılında ise ihracat 29,5 milyon dolar, ithalat 274 bin dolardı. Yine, bu yılın ilk 6 ayında ihracat yüzde 29,5 artışla 41,4 milyon dolar, ithalat yüzde 210 artışla 381 bin dolar oldu.

Dünya Ülkelerinden Haberler içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cennet Vatan- Türkiye

Video | Posted on by | Yorum bırakın